Lizbon’da Düz Yol Yoktur

Lizbon’da Düz Yol Yoktur

Lizbon’a inen herkes aynı yanılgıyla başlar: haritaya bakar, iki nokta arasını yakın sanır, yola çıkar. Oysa bu şehirde mesafe yatay değil dikey ölçülür. İki sokak ötedeki kahvecinin arası, kuş uçuşu üç yüz metredir belki; ama o üç yüz metrenin yetmişi yukarı, otuzu aşağı, gerisi de neden orada olduğunu kimsenin bilmediği basamaklardır. Şehre vardığım ilk akşam bunu anlamadan dolaştım. Ertesi sabah baldırlarım anlattı.

Bir liderlik programı için gitmiştim aslında ama Lizbon insana toplantı salonunda öğrenemeyeceği bir şeyi daha kapıda öğretiyor; hiçbir manzaranın bedava olmadığını. Şehir yedi tepenin üstüne kurulmuş ve bu tepeler turist için değil, hayatta kalmak için yapılmış gibi duruyor. Yerli halk çözümünü çoktan bulmuş: 28 numaralı tramvay. Sarı, gıcırtılı, virajlarda insanın içini hoplatan bu küçük araç onlar için sıradan bir ulaşım aracı; bizim için ise sıraya girip bilet aldığımız bir tür eğlence. Bir şehrin günlük zorunluluğunu ziyaretçinin nostaljisine çevirmesi kadar Lizbon’u özetleyen az şey var.

Bu yokuşların bir de insana yaptığı bir şey var: yürümeyi yavaşlatıyor. Lizbon’da hızlı olmak mümkün değil; ister istemez başını kaldırıp etrafına bakıyorsun, soluklanmak için durduğun her köşede bir şey görüyorsun. Şehrin temposu da buna göre kurulmuş. Kahve içmek için oturan birini kimse aceleye getirmiyor, garson hesabı getirmek için sabırsızlanmıyor, sokakta kimse kimseyi ezip geçmiyor. İstanbul’un o hep bir yere yetişme telaşından sonra bu durgunluk önce insanı şaşırtıyor, sonra rahatlatıyor. Birkaç gün içinde fark ediyorsun ki acelen olsa bile şehir sana ayak uydurmayacak; uyacak olan sensin.

Bu yavaşlığın en güzel hali kahve molasında ortaya çıkıyor. Portekizliler kahveyi ayaküstü, telefona bakarak içmiyor; küçük, koyu, sert bir fincanın başına oturup biraz oyalanıyorlar. Yanına da neredeyse her seferinde bir pastel de nata geliyor, o ince, çıtır hamurun içinde hafif yanık, ılık muhallebi. İlk ısırıkta sıradan bir tatlı sanıyorsun; ikincide neden bütün şehrin buna bağımlı olduğunu anlıyorsun. Sıcakken, üstüne biraz tarçın serpilmiş haliyle, koyu bir kahvenin yanında yenince insanın o günkü bütün yokuş derdini unutturacak kadar iyi. Lizbon’da en sık tekrarladığım ritüel buydu: bir tepenin başında soluklan, otur, bir kahve bir nata söyle, manzaraya bak.

Hava bu yokuşlara eşlik etmek için sürekli fikir değiştiriyor. Sabah çıkarken gökyüzü açık, çantana güneş gözlüğü atıyorsun; öğlene doğru Atlantik aklına bir şey getiriyor ve on dakikada şehri griye boyuyor; sen daha şaşkınlığını üstünden atamadan tekrar açıyor. Lizbon’da hava durumuna bakmak, kararını çoktan vermiş birine fikir sormaya benziyor. Bir süre sonra direnmeyi bırakıp şehrin ritmine uyuyorsun: ne giyersen giy, yarısında yanılacaksın, gerisi keyif.

Bu kararsızlığın altında şaşırtıcı bir istikrar var gerçi, şehrin eskiye olan saygısı. 1755’teki büyük depremde Lizbon’un yarısı yıkılmış; çoğu şehir böyle bir yıkımdan sonra geçmişini molozla beraber atar, baştan başlar. Lizbon atmamış. Aşağıdaki Baixa’yı düz, ferah, depreme dayanıklı bir akılla yeniden kurarken yukarıdaki Alfama’yı olduğu gibi bırakmış; dar, eğri, kendi kafasına göre. Duvarlardaki azulejo çinileri sökülüp müzeye kaldırılmamış, hala insanların oturduğu binaların yüzünde duruyor. Burada tarih camekan arkasında değil; çamaşırın asıldığı, kedinin uyuduğu, badanasının döküldüğü canlı bir şey.

Oraya bir liderlik programı için gittiğimi hatırlayınca, bu ayrıntı bana programdan da bir şey anlatır gibi geldi. İyi bir kurum da böyle davranır: yıkılan yerini akılla, yeniden ve daha dayanıklı kurar; ama köklü olanı, kendisini kendisi yapan dokuyu yıkımın bahanesiyle elinden atmaz. Eskiyi koruyup yeniyi onun yanına eklemek, hepsini birden silmekten çok daha zor bir iş. Lizbon bunu üç asır önce becermiş ve bugün hala ayakta. Salonda anlatılan birçok modelden çok, bu manzara aklımda kaldı.

Sanat da öyle. Lizbon sanatı bir bina ayırıp içine kapatmamış, sokağa salmış. Bir köşeyi dönüyorsun, kocaman bir duvar resmi; bir başka köşede, akşamüstü bir meyhaneden sızan fado, o kederli, hesapsız ses. Sanatın gündelik hayata bu kadar sızdığı, “şuraya bakılacak” diye işaretlenmediği yerler azalıyor dünyada. Lizbon bu konuda hala cömert.

Bu cömertlik vitrinlere ve atölyelere de yansıyor; Portekizlilerin elinden çıkan işlere hayran kalmamak elde değil. Üç şey hemen göze çarpıyor. İlki mantar. Portekiz dünyanın en çok mantar üreten ülkesi ve bu malzemeden akla gelmeyecek şeyler yapıyorlar: cüzdandan çantaya, şapkadan ayakkabıya kadar. Hafif, dayanıklı, kendine has dokusu olan, turistik bir hatıradan çok gerçekten kullanılası eşyalar. İkincisi, her vitrinde karşına çıkan o rengarenk horoz. Barcelos horozu, idama mahkum edilmiş masum bir adamın suçsuzluğunu kanıtladığına inanılan bir efsaneden geliyor ve bugün adeta ülkenin sembolü olmuş. Üçüncüsü de el yapımı seramikler; duvarlardaki çinilerin küçük kardeşleri gibi, elle boyanmış tabaklar, kaseler, küçük figürler. Hepsinin ortak yanı şu: ucuz, seri üretim bir hediyelik havası yok, arkasında bir gelenek ve bir emek duruyor. İnsan bu yüzden eli boş dönemiyor; aldığın şey bir mıknatıs değil, bir parça Portekiz oluyor.

Şehrin asıl gösterisini görmek istiyorsan bir gün ayırıp Sintra’ya çıkman gerekiyor. Lizbon’un hemen dışında, ormanın içine saklanmış bu küçük kasaba apayrı bir dünya. Pena Sarayı’nı ilk gördüğümde önce inanamadım: sarısı, kırmızısı, moruyla bir çocuğun rüyasından fırlamış gibi duran, ciddiyeti reddeden bir yapı. Avrupa’nın o ağır, gri saraylarına alışmış göz, bu kadar neşeli bir şeyin “saray” sayılmasına bir an direniyor. Tepenin biraz aşağısında Mağribi Kalesi’nin taş duvarları sırtını sise yaslamış; biri çocukça neşeli, öteki yaşlı ve suskun, ikisi aynı dağda, birbirine bakıyor. Sintra’nın sisi de Lizbon’un havası gibi keyfine göre geliyor gidiyor; bir an her şeyi görüyorsun, bir an surların ucu kayboluyor. İnsana manzarayı azar azar, hak ederek veriyor.

Sintra’dan biraz daha batıya gidince kara bitiyor ve karşına okyanusun asıl yüzü çıkıyor. Lizbon’un içinde, Tejo’nun ağzında su sakin ve uysaldır; ama kıyıya, Avrupa’nın bittiği o uçtaki kayalıklara vardığında Atlantik bambaşka bir şey oluyor. Hırçın, soğuk, hesapsız. Dalgalar kayalara çarpıp yukarı savruluyor, rüzgar insanı neredeyse iteliyor, tuzlu su yüzüne kadar geliyor. Burada deniz turistik bir manzara değil; karşısında durduğunda kendini küçük hissettiren, saygı duyulması gereken bir güç. Portekizlilerin yüzyıllar önce bu suya küçücük gemilerle açılıp bilinmeyene yelken açmış olmasının ne demek olduğunu, ancak o kıyıda durup dalgaları seyrederken anlıyorsun. Şehrin bütün o uysal, çinili, kahveli yüzünün arkasında böyle bir vahşilik var; ve Lizbon bu ikisini hiç çelişki saymadan yan yana taşıyor.

Akşam aşağı indiğinde Lizbon yorgunluğunun karşılığını sofrada ödüyor. Denizden çıkan her şey burada bir çeşitlilik gösterisine dönüşüyor. Benim tabağımdan eksik olmayan kabuklu deniz ürünleriydi: taze, sade, adını sonradan unuttuğun ama tadını unutmadığın şeyler. Yanına bir kadeh vinho verde gidiyor; hafif, genç bir beyaz. Portekiz şarabı haksızlığa uğramış bir şarap bence, komşusunun gölgesinde kalmış ama kendi başına dimdik ayakta.

Ama Lizbon’daki en güzel akşamım şık bir balık lokantasında değil, gürültülü bir spor barında geçti. Galatasaray’ın şampiyonluğu tam o günlere denk geldi ve maçı, evden binlerce kilometre uzakta, babamla beraber kalabalığın içinde izledik. Romantik, sisli, ağırbaşlı bir şehrin ortasında bambaşka, son derece bize ait bir sevinç vardı o masada, bağıran, kadeh tokuşturan, çocuklaşan bir sevinç. Lizbon’un bütün o ince güzelliklerini hatırlıyorum; ama gözümü kapattığımda önce o barı, o maçı ve karşımda gülen babamı görüyorum. İyi bir şehir bazen sana kendi anılarını kurman için sadece bir köşe açar; gerisini sen ve sevdiklerin doldurur.

Birkaç gün sonra ayrılırken fark ettim ki Lizbon kolay sevilen bir şehir değil, hak edilerek sevilen bir şehir. Sana hiçbir şeyi düz yoldan vermiyor; manzarayı da, tadı da, o eski sokağın dönüşündeki sürprizi de yukarı çıkmana, ıslanmana, biraz yorulmana bağlıyor. Belki de en doğru dersi orada, herhangi bir salonun dışında verdi: değerli olan şeyin yokuşu da vardır, ve yokuşu çıkmadan inen kimse manzarayı görmemiştir.

Dönüş uçağında bunu düşünürken aklıma bir tek şehir gelmedi; gittiğimiz program da, beraber çıktığımız o yokuşlar da geldi. İyi bir eğitim de iyi bir şehir gibi: kestirmesi yok, ama tepeye varınca arkana dönüp baktığında çıktığın yolu görüyor ve niye çıktığını anlıyorsun.

Lizbon’a bir daha gider miyim bilmiyorum ama o tepelerden birinde durup nefeslenirken gördüğüm manzarayı, içtiğim kahveyi, babamla izlediğim o maçı ve yanımdaki insanları uzun süre unutmayacağım.

PKFİSTANBUL
PKF İstanbul is a member of PKF Global, the network of member firms of PKF International Limited, each of which is a separate and independent legal entity and does not accept any responsibility or liability for the actions or inactions of any individual member or correspondent firm(s).


“PKF`` and the PKF logo are registered trademarks used by PKF International Limited and member firms of the PKF Global Network. They may not be used by anyone other than a duly licensed member firm of the Network.

Eski Büyükdere Cad. Park Plaza, No: 14 Maslak İSTANBUL

    Acca

PKFİSTANBUL
PKF İstanbul, PKF Global'a bağlı bir üye olup, her biri ayrı ve bağımsız hukuki bir varlık olan PKF International Limited üye firmalarının ağıdır. Her bir üye veya yazışma firmasının eylemleri veya eylemsizliği konusunda hiçbir sorumluluk veya yükümlülük kabul etmemektedir.

PKF İstanbul is a member of PKF Global, the network of member firms of PKF International Limited, each of which is a separate and independent legal entity and does not accept any responsibility or liability for the actions or inactions of any individual member or correspondent firm(s).
Eski Büyükdere Cad. Park Plaza, No: 14 Maslak İSTANBUL
HİZMETLERİMİZSizlere neler sunuyoruz?
Son Yazılar